İbrahim Özdabak Karikatürleri
  • Günlük Blog
  • Arşiv
    • 2000-2009
      • 2005
      • 2006
      • 2007
      • 2008
      • 2009
    • 2010-2019
      • 2010
      • 2011
      • 2012
      • 2013
      • 2014
      • 2015
      • 2016
      • 2017
      • 2018
      • 2019
    • 2020 –
      • 2020
      • 2021
      • 2022
      • 2023
      • 2024
      • 2025
      • 2026
  • Basından Seçmeler
  • Videolar
  • İbrahim Özdabak kimdir?
  • Sitenize ekleyin
  • İletişim
  • 2011
  • 2012
  • 2013
  • 2014
  • 2015
  • 2016
  • 2017
  • 2018
  • 2019
  • 2020
  • 2021
  • 2022
  • 2023
  • 2024
  • 2025
  • 2026

2024

« Albüme Geri Dön

06-2024

2024'ü önce emekliler yılı ilan ettiler sonra emeklileri cami avlusuna bıraktılar...
Türkİyeile Doğu Afrika ülkesi Ruanda arasında imzalanan turizmanlaşmasının onaylanıp, Resmi Gazete’de yayınlanmasının ardındansosyal medyada, Ruanda’dan Türkiye’ye göçmen gönderileceği iddiasıortaya atıldı. İddia sahibi bazı siyasetçi, gazeteci ve yüksek takipçilisosyal medya kullanıcıları, İngiltere’nin Ruanda’ya düzensiz göçmengönderme planının bulunduğunu ve bu göçmenlerin Türkiye’ye gön-derilmeye başlandığını öne sürüyor. Bu iddialara dayanak olarak iseRuanda ile Türkiye arasındaki uçuşların görüntüleri paylaşılıyor. BBCTürkçe konuyu araştırdı. X’teki paylaşımların önemli bir bölümündeRuanda’dan Türkiye’ye yapılacak uçuş sayısının bir anda artışgösterdiği iddiası, ekran görüntüleriyle birlikte paylaşılıyor. Paylaşılangörüntüler, Skyscanner’ın da aralarında olduğu, uçak bileti satışı dayapan bazı internet sitelerine ait.
ÖĞRETMENLER ODASINDAKİ ÇAY MAKİNALARI TASARRUF GEREKÇESİYLE YASAKLANDI Öğretmenlerin en tabii ihtiyacıdır teneffüslerde birkaç yudum sıcak bir şey içmek. Kolay değil; 45 dakika boğaz patlatmıştır derste. Tenefüste hemen çay makinasının yanına koşar. Peki bu çay bedava mıdır? Hayır. Öğretmenlere ek yardım asla yapılmamaktadır. İyi giyinmek mecburiyetindedir ama elbise yardımı yoktur. Yol, yiyecek, içecek, bayram seyran, ikramiye yardımı yoktur. Hepsini kendi karşılar. Her tenefüste ihtiyacı olan çay için aralarında para toplarlar. Çay, şeker, bardak, su, çay makinası alırlar ve ihtiyaçlarını karşılarlar. Bu arada sadece okulun elektriğini kullanırlar. İşte tasarruf genelgesi bu elektrik kullanımına geldi. Gerçi hoş; "elektrik parasını ödeyin" deselerdi onu da öderlerdi. Öğretmenlik kutsal bir meslek. Öğretmenlik fedakarlık mesleğidir. Öğretmenliğin avantası yoktur. Öğretmenlerin mükafatı yetiştirdiği öğrencileridir. Öğretmenler vatanperverdir. Ve maalesef bu ülkede en düşük memur seviyesinde işlem görmektedir...
ENAG ENFLASYON: %120 TÜİK ENFLASYON: %80
İsrail'in petrol ihtiyacının yüzde 40'ını Azerbaycan Türkiye yoluyla sağlıyor. Bu durumu protesto SOCAR'ın İstanbul'daki binası önünde eylem yapan Filistin için Bin Genç grubu, İsrail'e petrol sağladığı öne sürülen şirketi protesto etti. Bu şirkete sahip çıkan külliye göstericileri dağıttı.
Milli irade gasbı: Kayyum rejimi
Meclisin alnının çatısına sürülen leke
KISSADAN HİSSE Geçmişten adam hisse kaparmış... Ne masal şey! Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi? "Tarih"i "tekerrür" diye tarif ediyorlar; Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi? Mehmet Akif ERSOY
Tek adam rejiminin anayasaya aykırı olarak çıkardığı kanun ve kararnameler anayasanın da boyunu aştı
OYNATMAYA AZ KALDI ‘‘Padişahlardan biri, yeni vergiler koyduğunda ya da mevcut vergileri artırdığında, sadrazama; - Git bakalım, halkın arasında bir dolaş. Vergilere alışmışlar mı? dermiş. Sadrazam da, halkın arasında dolaştıktan sona padişaha; - Padişahım, halkın suratı biraz asık, canı da sıkılmış durumda ama işlerine devam ediyorlar... Dediğinde padişah da şu şekilde yorum yaparmış. - Tamam, demek ki sorun yok. Alışırlar alışırlar... Bir süre sonra yine vergiler artırıldığında, padişahın talimatı üzerine sadrazam halkın arasında dolaşır ve izlenimlerini aktarırmış; - Padişahım, bu kez suratları çok asık. Merhaba desen, yüzüne dik dik bakıyorlar. Sonraki her an kavga edecek gibiler. Suratlarından düşen bin parça. Galiba bu kez vergileri çok artırdık. - Yok yok. Merak etme sen. Önemli bir şey gözükmüyor. Alışırlar, alışırlar... Bu böyle devam etmiş gitmiş. Günlerden bir gün, yine yeni vergiler getirildiğinde, sadrazam halkın arasına karışmış, dolaşıp geldiğinde şaşkın bir vaziyetteymiş. - Padişahım hiç sormayın. Bu kez kafam karmakarışık. Çünkü hiçbir şey anlamadım. Herkes çok neşeli, gülüyor hatta sokaklarda dans ediyorlar, oynuyorlar... ‘Aman' demiş padişah. - Eğer halk dans etmeye ve oynamaya başladıysa, demek ki durum çok kötü . Hiçbir şeyi umursamıyorlar demektir. Galiba vergileri çok artırdık. Hemen vergileri indirelim. Yoksa perişan oluruz...’’
SABAHATTİN ALİ – SIRÇA KÖŞK Bir zamanlar boş gezmeyi iş yapmaktan çok seven üç arkadaş varmış. Bugünden yarına geçinmek, gittikleri yerlerin birinden yüz bulsalar, beşinden kovulmak canlarına tak demiş. Alın teriyle kazanıp gönül rahatlığıyla yemeyi de gözlerine kestiremezlermiş, çünkü elleri işe yatkın değilmiş. Bir gün, uzun bir yolculuktan sonra, yüksekçe bir tepede oturup aşağıdaki ovada yayılan büyük bir şehre garip garip bakarlar, acaba bu bilmediğimiz yerde nasıl karşılanacağız, diye acı acı düşünürlerken, içlerinden birinin aklına yaman bir fikir gelmiş, hemen yerinden fırlayıp: -Gelin benimle beraber, bu şehirde sırça köşk yapalım; ömrümüzün sonuna kadar bolluk içinde, rahat yaşarız!- demiş. Ötekiler: -Bu sırça köşk de nedir?- diye sormuşlar, beriki: -Durmayın, vakit kaybetmeyelim, yolda anlatırım!- diye onları peşine takmış, bayırdan aşağı kuş gibi hızla inmeye başlamışlar. Elebaşı yolda üç beş sözle arkadaşlarına şehire varınca nasıl davranacaklarını öğretmiş. İndikleri şehir, o memleketin başşehri imiş. Bu memlekette bütün millet çalışır, herkes elinden gelen işi yapar, kendi başına buyruk, beyler gibi yaşarmış. Tarlalarda, dükkanlarda insanlar arı gibi çalışır, kazanan kazanamayana destek olur, malını lüzumuna göre başkasıyla değişir, kavgasız dövüşsüz, efendisiz uşaksız, ömrünün sonunu bulurmuş. Gündelik işlerini gördürmek, nizalarını yatıştırmak için aralarından seçtikleri adamlar hemşerilerine hizmet etmekten başka şey düşünmez, zorbalığı akıllarından bile geçirmezlermiş. Bizim üç ahbap geldikleri sırada şehrin pazarıymış. Sokaklarda ekinler, yemişler, dokumalar, kumaşlar, demirler, kömürler küme küme durur, alıcı ile verici aracısız iş görürmüş. Ahbaplar, önceden aralarında sözbirliği ettikleri üzere, sokaklarda aylak aylak dolaşıp etraflarına bakarlar, başlarını sallayıp, yanlarından geçenlere duyuracak şekilde: -Allah allah… Amma da acayip memleket ha!..- diye söylenirlermiş. Bir sokak gitmişler, öbür sokağa varmışlar; ondan çıkıp başkasına dalmışlar, ama hep şaşkın şaşkın aynı sözleri tekrarlamışlar. Gitgide arkalarına bir sürü meraklı takılmış, bu yabancılar memleketin nesini acayip buldular acaba? diye aralarında soruşturmaya başlamış. Nihayet birisi dayanamayıp yabancılara sormuş: -Neye şaşırıyorsunuz Allah aşkına?- Ahbapların elebaşısı: -Yahu, sizin memleketin sırça köşkü nerede?- diye öğrenmek istemiş. -Ne sırça köşkü?- -Nasıl? Sizin sırça köşkünüz yok mu?- -O da neymiş?- Elebaşı yanındaki dostlarına dönüp: -Aman yarabbi, daha sırça köşkün ne olduğunu bilmiyorlar. Böyle memlekette durulmaz, hemen yolumuza gidelim!- demiş. Şehir halkını daha çok merak sarmış. Ahbapların peşini bırakmamışlar. Beş on adım sonra önleyip tekrar sormuşlar: -Canım, neymiş şu sırça köşk? Anlatın bakalım, pek lüzumlu bir şeyse belki biz de yaparız!- -Lüzumlu ne demek? Sırça köşkü olmayan şehir, sırça köşke bağlanmayan memleket olur mu?.. Haydi dostlar gidelim!..- Halk, aralarında ayaküstü bir danışmışlar, sonra yabancıların yanına sokulup: -Bizim başka şehirlerden ne diye noksanımız olsun? Mademki bu kadar lazımmış, hadi hep beraber şu sırça köşkü yapıverelim!- demişler. Yabancıların elebaşısı: -Olmaz… Olmaz… Sırça köşkü yapmak o kadar kolay değil… Masraf ister, malzeme ister, işçi ister. Bırakın bizi de sırça köşkü olan şehire gidelim!- demiş. Ama halk bırakmamış, -Ne lazımsa verelim, kimselerin memleketinden aşağı kalmak istemeyiz!- diye direnmiş. Oturup hesabını yapmışlar, hemen işe başlamışlar. Üç ahbap sırça köşkün mimarlığını üstüne almış, halk aralarından işçi seçmiş, arabacı ayırmış, şehrin en büyük meydanına kum taşımaya, kömür getirmeye başlamış. Bir kısmı da bu işte çalışanlara yiyecek, içecek getirir, giyim eşyası tedarik edermiş. Nihayet camlar eritilmiş, sırça duvarlar yükselmiş, bir kat tamam olunca, üç ahbap içine yerleşmişler, halka demişler ki: -İşte, sırça köşk oldu demektir. Daha tamam değil, memleketinizin şanına layık büyüklükte değil ama, o da olur. Şimdi bunu iyi muhafaza etmek lazım, büyütmek lazım, adam ayırın, yiyeceği içeceği artırın, aranızdan seçtiğiniz adamları da dağıtın, biz her işinize bakarız…- Halk, artık bir sırça köşkümüz var, diye sevinmiş, kendi yediğinden, giydiğinden kesip sırça köşkte oturanlarla onların hizmetine ayrılanlara vermeye başlamış. Az sonra sırça köşkten emir çıkmış: -Bir kat daha çıkmak lazım. Burası hem bize; hem hizmetimize bakanlara dar geliyor.- Arabalar yeniden kum taşımış, sırça köşkün efendileriyle onlara hizmet edenlere, yapıda çalışanlara davarlarla koyun, çuvallarla ekin, küfelerle yemiş getirmiş. İkinci kat tamam olunca, üç ahbap oraya da halk arasından kendi işlerine yarayabilecek olanları seçip yerleştirmişler. Onlar da burada ekmek elden su gölden yaşamanın tadını alınca, sırça köşkün çok lüzumlu bir şey olduğuna inanmışlar, hemşerilerini de inandırmak için gayrette kusur etmemişler. Bu yolda sırça köşk yükseldikçe yükselmiş, kat üstüne kat binmiş. İçi oldukça dolmuş, sırça köşke girmenin kolayını bulan ordan çıkmak istemez, bunun tersine dışarda kalanlar yolunu bulup içerde bir yer kapmaya uğraşırmış. Ama sırça köşkte oturanlarla onlara hizmet edenleri beslemek de halkın belini pek bükmüş. Aralarında homurdananlar türemiş. Bir aralık: -Sırça köşk lazım, anladık, ama bu kadar çok odaya, bu kadar hazır yiyiciye ne lüzum var?- diye şöyle bir görünecek olmuşlar. Üç ahbabın elebaşısı onlara her odanın vazifesini iyice anlatmış: -İşte- demiş, -şu odada ben otururum, sırça köşkün başında ben varım, bensiz bu iş yürür mü? Ben olmasam sırça köşkünüz olur muydu?.. Şu odalarsa baş yardımcılarımızın… Ta gurbet ellerden gelip sizi sırça köşke kavuşturduk, biz idare etmesek ne köşk kalır, ne siz kalırsınız!- Halk: -Pekala- demiş, -ama bir sürü aylakçının ne lüzumu var? Mesela şu odadaki ne iş görür?- -O mu? Ne diyorsunuz? Sırça köşke giren malların hesabına o bakar; bu malları toplayanların başıdır. O olmasa, hiçbiriniz verdiğinizin nereye gittiğini bilemezsiniz. Buna gönlünüz razı olur mu?- -Eee… şu odadaki?- -Sırça köşke zamanında mal göndermeyenleri, noksan mal gönderenleri, sırça köşkün kadrini bilmek istemeyip ona kastedenleri arar bulur… Öyle sütü bozukları başıboş bırakmak olur mu?- -Peki, ya şurdaki?- -Sırça köşke girip çıkanların defterini tutar.- -Bunu da anladık, ya bu odadaki?- -Sırça köşkün odalarını süpürtür…- Halk ne sorduysa cevabını almış, bütün odalarla bu odalarda aylak oturan insanların pek lüzumlu olduğuna inanmış; çünkü bunların kimi sırça köşkün ışıkçı başısı, kimi döşekçi başısı, kimi onun yamağı, kimi yamağının yamağı imiş. Eh, artık bir sırça köşk olduktan sonra, onun hizmetine bakanlar, sonra bu hizmete bakanların hizmetine bakanlar elbette olacakmış. Ama sırça köşktekiler arttıkça, halkta onları doyuracak takat kalmamış. O zaman sırça köşkün adamları gelip herkesin yiyeceğini, giyeceğini zorla almışlar. Ayak direyenleri götürüp sırça köşkün bodrumuna kapamışlar. Halk, başına kendi sardırdığı bu beladan kurtulmaya kalkışamazmış; çünkü sırça köşkün adamları, gezdikleri, dolaştıkları yerde, onun hiçbir kuvvetin yıkamayacağı kadar sağlam olduğunu söyler, saf kimseleri buna inandırır, inanmayanları ise bin bir zulüm, bin bir hile ile sustururlarmış. Sırça köşkün de gözü doymak bilmez, istedikçe istermiş. Baştakiler doğuştan tembel oldukları, sonradan yanaşanlar da çalışmayı çoktan unuttukları için, kendilerini besleyenlere, buna karşılık bir şeyler borçlu olduklarını akıllarına bile getirmezler, yalnız birbirlerinin hizmetine bakarlar, memleketin halkına, bir köylünün inekleriyle köpeklerine baktığı kadar bile göz kulak olmazlarmış. Ama halkın gözü yıldığı için elindekini avucundakini vermiş. Artık bir gün verecek bir şeyi kalmamış, çünkü sırça köşkten çıkan bir emirle herkes elindeki son koyunu da vermeye çağrılmış. Getirmişler, teslim etmişler, söve saya dağılmaya başlamışlar. Onların böyle homurdandığını, artık verecek bir şeyleri kalmadığı için korkacak bir şeyleri de olmadığını fark eden bizim ahbapların elebaşısı sırça köşkün balkonuna çıkmış, sesini tatlılaştırıp onlara demiş ki: -Ey millet, birçok şeyler verdiniz, büyük sıkıntılara katlandınız, ama dostun düşmanın hayran olduğu bir sırça köşk elde ettiniz. Onun azameti, onun parlaklığı yanında üç beş çuval ekin, dört beş davar nedir ki?.. Biz sizin şanınız, şerefiniz için çalışıyoruz, sizin iyiliğinizden başka bir şey düşünmüyoruz. Bakın, bugün getirip bıraktığınız koyunların bile hepsini yemedik, boğazımızdan kestik, bir kısmını size geri vereceğiz. Bütün koyunların kelleleri halka dağıtılsın!- Sırça köşkten çıkan birçok hizmetkar, biraz önce oraya canlı olarak giren, şimdi kesilip, yüzülüp kebap edilmeye başlanan koyunların kafalarını halka dağıtmışlar. Kelleyi alanlar dağılmak üzereyken içlerinden biri elindeki başa bakarak hayretle bağırmış: -İyi ama bu başın beynini almışlar!- Elebaşı balkondan seslenmiş: -Öyle… Fakat siz beyni ne yapacaksınız? Pişirmesini bilmez, ziyan edersiniz!- Başka biri: -Peki, ya bu başların dili de yok!- diye haykırmış. Elebaşı aşağıya doğru eğilmiş: -Canım, dilin size lüzumu yok! Yemesini beceremezsiniz!- Bir üçüncüsü: -Yahu, bu kellelerin gözlerini de çıkarmışlar!- Elebaşı ona da cevap vermiş: -Siz o gözün de nasıl kullanılacağını bilemezsiniz, vazgeçin ondan da…- Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak üzereyken, aralarında canından bezmiş biri: -Böyle başın da bana lüzumu yok!- diyerek, boynuzundan tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada -Şangır!..- diye koskocaman bir gedik açmış. Halk her şeyden sağlam, hiçbir zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskoca sırça köşkün bu kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerin çoğu cam kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi zor kurtulmuş… Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış. İhtiyarlar çocuklarına ondan bahsederlerken, şu nasihatı vermeyi unutmazlarmış: -Sakın tepenize bir sırça köşk kurmayınız. Ama günün birinde nasılsa böyle bir sırça köşk kurulursa, onun yıkılmaz, devrilmez bir şey olduğunu sanmayın. En heybetlisini tuzla buz etmek için üç beş kelle fırlatmak yeter.- (Sabahattin Ali, 1945)
Hazine ve Maliye Bakanı Şimşek, en kötüsünün geride kaldığını belirterek, "Dezenflasyon sürecine giriyoruz. Yıllık enflasyon yüksek ihtimalle üçüncü çeyrek sonunda yüzde 50’nin altına gerileyecek." dedi.
Adaletin üzerine düşen gölge
Gazzeli İsmailler
Duaların en makbul zamanı zulüm altında inim inim inleyen müslümanları unutmayalım
NAAT Seccaden kumlardı... Devirlerden, diyarlardan Gelip göklerde buluşan Ezanların vardı. Mescit mümin, minber mümin.. Taşardı kubbelerden Tekbir, Dolardı kubbelere "amin"! Ve mübarek geceler, dualarımız, Geri gelmeyen dualardı. Geceler ki pırıl pırıl, Kandillerin yanardı! Kapına gelenler ya MUHAMMED, - Uzaktan, yakından - Mümin döndüler kapından! Besmele, ekmeğimizin bereketiydi; İki dünyada aziz ümmet, MUHAMMED ümmetiydi. Konsun yine pervazlara Güvercinler; "Hu hu"lara karışsın Aminler.. Mübarek akşamdır; Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler! Şimdi SENİ ananlar, anıyor ağlar gibi.. Ey yetimler yetimi, Ey garipler garibi; Düşkünlerin kanadıydın, Yoksulların sahibi.. Nerde kaldın ey RESUL, Nerde kaldın ey NEBİ? Günler, ne günlerdi, ya MUHAMMED; Çağlar ne çağlardı: Daha dünyaya gelmeden Müminlerin vardı.. Ve bir gün ki gaflet Çöller kadardı, Halime’nin kucağında Abdullah’ın yetimi, Amine’nin emaneti ağlardı! Hatice’nin goncası, Aişe’nin gülüydün. Ümmetin gözbebeği, Göklerin RESULÜYDÜN.. Elçi geldin, elçiler gönderdin. Ruhunu ALLAH’a, Elini ümmetine verdin. Beşiğin, yurdun, yuvan Mekke’de bunalırsan Medine’ye göçerdin. Biz bu dünyadan nereye Göçelim, ya MUHAMMED? Yeryüzünde, riya, inkar, hıyanet Altın devrini yaşıyor.. Diller, sayfalar, satırlar "Ebu Leheb öldü"diyorlar: Ebu Leheb ölmedi, ya MUHAMMED; Ebu Cehil, kıtalar dolaşıyor! Neler duydu şu dünyada Mevlid’ine hayran kulaklarımız; Ne adlar ezberledi, ey NEBİ, Adına alışkın dudaklarımız! Artık, yolunu bilmiyor; Artık, yolunu unuttu Ayaklarımız! Kabe’ne siyahlar Yakışmamıştı, ya MUHAMMED, Bugünkü kadar! Haset gururla savaşta; Gurur, Kaf Dağı'nda derebeyi.. Onu da yaralarlar kanadından, Gelse bir şefkat meleği. İyiliğin türbesine Türbedar oldu iyi! Vicdanlar sakat Çıkmadan yarına. İyilikler getir, güzellikler getir Adem oğullarına! Şu gördüğün duvarlar ki Kimi Taif’tir, kimi Hayber’dir. Fethedemedik ya MUHAMMED, Senelerdir. Ne doğruluk, ne doğru; Ne iyilik, ne iyi.. Bahçende en güzel dal, Unuttu yemiş vermeyi. Günahın kursağında Haramların peteği! Bayram yaptı yabanlar; Semave’yi boşaltıp Save’yi dolduranlar. Atını hendeklerden-bir atlayışla- Aşırdı aşıranlar. Ağlasın Yesrib, Ağlasın Selman’lar! Gözleri perdeleyen toprak, Yüzlere serptiğin topraktı. Yere dökülmeyecekti, ey NEBİ, Yabanların gözünde kalacaktı! Konsun yine pervazlara Güvercinler; "Hu hu"lara karışsın Aminler. Mübarek akşamdır; Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler! Ne oldu, ey bulut, Gölgelediğin başlar? Hatırında mı, ey yol, Bir aziz yolcuyla Aşarak dağlar taşlar, Kafile kafile, kervan kervan Şimale giden yoldaşlar! Uçsuz bucaksız çöllerde, Yine, izler gelenlerin, Yollar gideceklerindir. Şu tekbir getiren mağara, Örümceklerin değil; Peygamberlerindir, meleklerindir. Örümcek ne havada, Ne suda, ne yerdeydi. Hakkı göremeyen Gözlerdeydi! Şu kuytu, cinlerin mi; Perilerin yurdu mu? Şu yuva-ki bilinmez, Kuşları hüdhüd müdür, Güvercin mi kumru mu? Kuşlarını bir sabah, Medine’ye uçurdu mu? Ey Abva’da yatan ölü, Bahçende açtı dünyanın En güzel gülü; Hatıran, uyusun çöllerin Ilık kumlarıyla örtülü! Dinleyene, halâ, Çöller ses verir: "Yaleyl! " susar, Uğultular gelir. Mersiye okur Uhud, Kaside söyler Bedir. Sen de, bir hac günü, Başta MUHAMMED, yanında Ebubekir; Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü Destan yap, ey şehir! Ebubekir’de nur, Osman’da nurlar. Kureyş uluları, karşılarında Meydan okuyan bir Ömer bulurlar; Ali’nin önünde kapılar açılır, Ali’nin önünde eğilir surlar. Bedir’de, Uhud’da, Hayber’de Hakk’ın yiğitleri, şehit olurlar. Bir mutlu günde, ki ölüm tatlıydı; Yerde kalmazdı ruh.. kanatlıydı. Konsun-yine-pervazlara Güvercinler; "Hu hu"lara karışsın Aminler. Mübarek akşamdır; Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler! Vicdanlar, sakat çıkmadan, Ya MUHAMMED, yarına; İyiliklerle gel, güzelliklerle gel Adem oğullarına! Yüreklerden taşsın Yine, imanlar! Itri, bestelesin Tekbir’ini; Evliya okusun Kur’an’lar! Ve Kur’an’ı göz nuruyla çoğaltsın Kayışzade Osman’lar! Naatını Galip yazsın, Mevlid’ini Süleyman’lar! Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle Geri gelsin Sinan’lar! Çarpılsın, hakikat niyetine Cenaze namazı kıldıranlar! Gel, Ey MUHAMMED, bahardır. Dudaklar ardında saklı Aminlerimiz vardır! .. Hacdan döner gibi gel; Mirac’dan iner gibi gel; Bekliyoruz yıllardır! Bulutlar kanat, rüzgar kanat; Hızır kanat, Cibril kanat, Nisan kanat, bahar kanat; Ayetlerini ezber bilen Yapraklar kanat.. Açılsın göklerin kapıları, Açılsın perdeler, kat kat! Çöllere dökülsün yıldızlar; Dizilsin yollarına Yetimler, günahsızlar! Çöl gecelerinden, yanık Türküler yapan kızlar Sancağını saçlarıyla dokusun; Bilal-i Habeşi sustuysa Ezanlarını Davut okusun! Konsun-yine-pervazlara Güvercinler; "Hu hu"lara karışsın Aminler.. Mübarek akşamdır; Gelin ey Fatiha’lar, Yasin’ler! Arif Nihat Asya
KHK ile okulu kapatılan, terörist soruşturmaları geçiren Ümit Can Özorman kitaplar yazarak hakkını arıyor
Tek adama rejimiyle birlikte ülkeye kabus gibi çöken hayat pa-halılığı, geçim sıkıntısı, enlasyon, işsizlikin lanısıra Bıçak kemiğe dayandı ve halk elinde-kini kaybetmemeyi kazanç sayıyor.” “Toplumungelecekten umudu yok.Gençler ilk fırsatta ülkeyi terk etme peşinde.Hukuk sistemi çökmüş durumda, kimse ada-letin olması gerektiği gibi tecelli edeceğineinanmıyor. Tanıdığı, yakını, siyasî bağlantısıolanın borusunun öttüğü bir düzen hâkim.Eğitim sistemi zaten hiç düzelmedi.”
TÜİK enflasyon sepetindeki 400 kalem malın verilerini 2022 yılının Haziran ayından itibaren durdurdu. Bu konuda yapılan başvuru ve mahkeme kararlarını da hiçe sayarak açıklamamayı sürdürüyor. Bilindiği gibi tüm çalışanların hakları TÜİK rakamları üzerinden hesaplanıyor. TÜİK'in "böyle bir veri girişimiz yoktur" açıklaması ise "Öyleyse enflasyon rakamlarını nasıl elde ediyor?" sorusunu akla getiriyor.
Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı'nın, "Türkiye'nin 2050 yılındaki nüfusu 105 milyon, gelecek bir o kadar misafirimizi de düşünürsek 210 milyon. Bu nüfusun gıda ve ihtiyacını karşılamamız gerekecek."
Maliye Bakanı Mehmet Şimşek dünyada ne kadar vergi varsa hepsini Türkiye'ye getiriyor. Sadece paradan para kazananlar hariç.
Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) Gölge Hazine ve Maliye Bakanı Prof. Dr. Yalçın Karatepe ile 4 saati bulan bir görüşme gerçekleştirdi. Karatepe görüşmeyle ilgili açıklamalarında Şimşek'e asgari ücrete zam önerisini ilettiklerini belirtti.
Üstüne ölü toprağı serpilmiş gibi
Tacikistan'da onaylanan yasa tasarısına göre başörtüsü kullanılması ve dini bayramların kutlanması yasaklandı. Çoğunluğu Müslüman olan ülkede parlamentonun üst kanadı Milli Meclis, 19 Haziran 2024'te başörtüsünün yasaklanmasını öngören yasa tasarısını onayladı. Yasa çerçevesinde ayrıca Ramazan ve Kurban bayramlarının çocuklar tarafından kutlanması da yasaklandı. Tacikistan Cumhurbaşkanı İmamali Rahman ülkenin kültürüne yabancı kıyafet olarak görülen türban, başörtüsü ve diğer tüm İslami sembollerin kullanımını yasaklayan yasa tasarısına onay verdi. Daha önce sakal bırakmak yasaklanmış ve erkeklerin sakalları zorla kesilmişti.
"Ey üç yüz sene sonra gelenler! Şu kalenin başında bir medrese-i Nuriye çiçeğini yapınız. Cismen dirilmemiş, fakat ruhen bâki ve geniş bir heyette yaşayan Medresetü’z-Zehrayı cismanî bir surette bina ediniz" (Bediüzzaman Said Nursî)
Yüzde 38'lik elekrik zammı
  • Konulara göre…
  • Site Haritası
  • İletişim Formu
  • Sitenize ekleyin

Copyright © 2008-2026 - ibrahimozdabak.com - Tüm Hakları Saklıdır. Karikatürler kaynak gösterilerek veya izin alınarak yayınlanabilir. Tasarım: EuroNur

Web sitemizde size en iyi deneyimi sunabilmemiz için çerezleri kullanıyoruz. Bu siteyi kullanmaya devam ederseniz, bunu kabul ettiğinizi varsayarız.